Geldi. Kalabalığa daldı. Kendine yer açtı. Salonun bir köşesine yerleşti. Ve meraklı gözlerle baktı Yabancı. Davetliler salonun ortasındaki tabutun etrafında toplanmıştı. Cesedin başında sohbet ediyor, şakalaşıyor ve gülüşüyorlardı. Herkes yerde yatan ölü adamın cennete gittiğini düşünüyordu. Merasimin ev sahibesi mikrofonu alıp merhumu kürsüye davet etti. Adı çağırılınca ceset tabutta usulca doğruldu sonra güçlükle ayağa kalktı. Yeterince güzel bir hayat sürdüğünü ve mutlulukla aralarından ayrıldığını söyledi fısıltıyla. Cenaze törenini düzenleyen ablasına salondaki boş alanı iyi kullandığı için teşekkür etti. Sessizce gelip topluluğun arasına karışan Yabancı’yı titrek sol elinin işaret parmağıyla yanına çağırdı. Ilık bir sonbahar gününde, borçsuz gömüleceği için kimsenin arkasından küfür edecek sebebi olmadığını söyledi. Yabancı, ölünün gövermiş soğuk ellerinden tutup onu merdivenlerden indirirken fısıltıyla “Tanışıyor muyuz beyefendi?” diye sordu. Ceset, kahkahalarla gülüşüp duran insanların yanından geçip tabuta uzanmadan önce pencereden başını dışarı uzatarak gökyüzüne baktı. Tanrı’nın ölenlere tahsis ettiği bulutlar, cesetlere veda konuşmaları için ayrılan istihkaklarından geriye kaç kelimeleri kaldığını söylerdi çünkü.
Sağken de sakar bir adam olan Kamuran Bey son konuşması için Tanrı’nın bahşettiği söz hakkından geriye iki kelime kaldığını zannetti. Bulut hesabında hata yaptı ve tabutun kapağı kapanmadan önce herkese “İyi eğlenceler,” bile diyemeyeceğinden habersiz sırt üstü uzanıp ellerini göğsünde birleştirdi. Oysa sadece tek bir söz çıkabilirdi ağzından. “Sen…” diyebildi ve ağzını kocaman açsa da fareler gibi tiz sesler çıkararak yumdu gözlerini. “Evet,” dedi Yabancı. “Ben Sorakyan. Eşeğin tekiyim. Adımın bir önemi yok. Bu evde ağlayıp gülenleri bir arada görünce içeri daldım. Sizinle tanışmıyoruz. Ben sizin için bir yabancıyım… Işıklar içinde uyuyun.”
Sorakyan, kimselerin bilmediği yeni bir günah bulmuştu ve icadının yalnızca yaşayanları ilgilendirdiğini düşündüğü için bunu Kamuran Bey’e anlatmamıştı. Kamuran Bey “Sen kimsin?” diyecekti belki. Belki de “Sen anlat,” diyecekti. Kim bilir? Belki de son sözleriyle ortalığı karıştıracak bir iddia atacaktı ortaya ve “Sen katilimsin!” diye haykırarak kapatacaktı çenesini. Bu kasabada cesetlerin veda konuşmaları yüzünden birçok kavga çıktı, boşanmalar oldu. Nasıl olsa ben dünyadan göçtüm deyip zengin sevgilisini ele veren metres. Tarlada Hint keneviri yetiştiren komşusunu ispiyonlayan mazot kaçakçısı. Zamanda kilometrelerce geriye gidip teyzesinin evinden gümüş kahve takımını çalanın kendi öz oğlu olduğunu itiraf edip kuzenini ele veren ölüler bile vardı. Mahalledeki köpekleri zehirleyenin kim olduğu böyle ortaya çıktı mesela. Kaymakamın oturduğu apartmanın sahanlığına geceleri çişini yapanın kim olduğu böyle bulundu. Kasabanın en güzel dullarını arayıp bilhassa geceleri ahizeden ses dinleyenin kim olduğu da… Cesetlerden bazıları çocuklarından yakınıyor bazıları eşlerine kahrediyordu. Hep kötü şeyler anlatılmıyordu elbette. Bazıları işlediği günahları itiraf edip kurbanlarından özür diliyordu, ya da Kamuran Bey gibi güzel anılarını anlatıp geride kalanlara teşekkür edenler de çıkıyordu aralarından. Cenaze töreninden önce polis merkezi Kahire’deki cinayeti işleyen gaspçının eşkâlini tarif etmesi için Kamuran Bey’in ailesine rica mektubu göndermesine rağmen maktul son sözlerini kendi katilini yakalatmak için harcamadı. Turist kafilesini kaybedip Kahire sokaklarında kaybolmasaydı belki onu katleden gaspçıyla hiç karşılaşmayacaktı. O talihsiz gün üzerinde beş doları olsaydı yüksek ihtimal bugün hâlâ hayatta olacaktı. Kamuran Bey bu ihtimallerle hiç ilgilenmezken davetliler ortalık yerde bir sürü ihtimali sıralayıp durdu.
Sorakyan bilinmeyen günahı salondakilere de ilan etmekten vazgeçti. Başını öne eğip salondan çıktı. Cenaze evinden ayrıldığında yağmur yollarda sel olup akıyordu. Bir ölüyü ve özellikle yeni keşfiyle hiç ilgilenmeyeceklerinden emin olduğu insanları bilgilendirmenin yersiz olduğunu düşündü. Yeni bir günah, daha önce hiç işlenmemiş bir suç demekti galiba. Nasıl bir davranış herhangi bir suçu yeni bir günah yapmaya yeterdi? Belki de Sorakyan’ın keşfettiği günahın yeni olup olmadığını yalnızca öbür dünyadakilere sormak gerekirdi. Kamuran Bey ölüler âleminde kapı kapı dolaşıp dünyadayken Sorakyan’ın yeni günahıyla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorabilirdi onlara. Sonsuzluğun hüküm sürdüğü bir yerde binlerce yıla tanıklık etmiş milyarlarca ölüye bıkmadan bunu sorabilirdi insan. Orda kimsenin bundan daha iyi bir işi olmazdı herhalde.
Sorakyan’ın yeni günahı neydi acaba? Karısını baldızıyla aldatan meşhur ressam aklıma geliyordu. Narkozlu hastasını ameliyathanede düdükleyen doktor, hasımlarını canlı canlı kaynar kazanda haşlayan Cengiz Han, Afrika’dan insan böbreği ithal eden organ mafyası. Bekleri daha annelerinin karnındayken kesmek, insanlık için yeni bir günah olamazdı çünkü süt çocuklarını daha inga demeden katletme konusunda birkaç asırlık sabıka kaydına sahiptik. İnsan daha ne kadar ileri gidebilirdi ki? Yeryüzünün kötü bir yer olduğunu düşünenlerin canı cehenneme çünkü size yemin ederim, dünden beri tek derdim Sorakyan’ın bulduğu yeni günahın ne olduğunu bilmekti. Dünya yeni bir günah keşfedilemeyecek kadar eski olamazdı. Sorakyan’ın peşine düşmeliydim. Tanrı hâlâ magma ile yer kabuğu arasında, okyanus diplerinde ve genişleyen evrenin ardında bir şeyler gizliyor olmalıydı.
Sabah erkenden kalktım. Yağmur dinmişti. Usturamı cebime koydum. Sorakyan’ın karşısına dikilmek için yolların çamuruna bata çıka koştum. Kapısını yumrukladım. Kilitleri çözdü. Beni içeri buyur etti. Onu bir tekmeyle yere serip “Konuş!” dedim. “Yeni günah ne?” Birini tehdit ekmek insanlık tarihi kadar eski bir günah olabilirdi ama daha önce kimse böyle bir soruyla tehdit edilmemiş olacaktı. Uzun bir sessizlik oldu. O bana direniyor gibi görünüyordu ama ben ona direniyordum. “Unuttum,” dedi. “Bir şey unuttum ama ne unuttuğumu hatırlamıyorum.” Söylemezse boğazını kesecektim. Aslında kesmeyecektim. Yapamazdım. Bu yüzden biraz daha canını yaktım. Sorakyan moralimin çok bozuk olduğunu anlayınca “Öyle bir şeyi unuttum ki onun varlığını unutmak yeni bir günah olacak,” dedi. Annesinin adını bile unutmuş olsa bu yeni sayılamaz hatta kabahat bile sayılmazdı belki. Herkesin bildiği şeylerden habersiz olmak bir tür çılgınlık sayılabilirdi belki, ama kimseyi yeni bir günahla suçlamaya yetmezdi. Tanrı’yı unutmuş olsa kaç yazar? Kendi inancına uymayan birinin kellesini kesip bunu ibadet sayan bir mücahit olsa gene olmaz. Yeni bir günahın tarifi yapılsa onu ilk önce ben işlemek isterdim. Suçlarını sevap zannedenlerimiz, zevkle ellerini kana bulamıyor muydu sanki? Acı çekme ayinlerinde veremli bir hastanın kusmuğunu ve irinlerini içip İsa ile birleştiğini zanneden çileci rahibe geliyordu aklıma. Aşığıyla sevişirken beşikte ağlayan bebeğini susturmak için onu şöminede yakan şehvet kurbanı anne geliyordu… Belki Sorakyan’ın unuttuğu her neyse onu hep birlikte unutabilseydik topyekün çamurumuzdan arınacaktık. Oyunlar icat edip kendi yalanlarına inanan çocuklar gibi inançlıydık. Günahlar icat edip suçlu olduğumuza Tanrı’dan daha çok kani idik. Tanrı… Geldi. Kalabalığa daldı. Yüzyıllar sonra bir gün bize ödül ve cezadan söz etti. Ama kimsenin gücü şeytanı heyecanlandıracak yeni bir günah keşfetmeye yetmiyordu hâlâ.
* 'Çoğalan Ölüler' Ersin Karahaliloğlu / Aralık 2012 – Ekim 2013

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder